Ankara Denince…
Ankara deyince benim aklıma önce Anıtkabir gelir.
Her ziyaretimde, Türk milleti için bir mucize olduğuna inandığım Mustafa Kemal Atatürk’ü görmeye, onun huzuruna çıkmaya giderim. Sessizce dua eder, minnetle anarım.

Ankara deyince benim aklıma önce Anıtkabir gelir.
Her ziyaretimde, Türk milleti için bir mucize olduğuna inandığım Mustafa Kemal Atatürk’ü görmeye, onun huzuruna çıkmaya giderim. Sessizce dua eder, minnetle anarım.

Gezi tutkumuzda İlber Ortaylı’nın Bir ömür nasıl yaşanır kitabı bize rehber oldu. Kitapta önerildiği gibi şehirlerin sadece turistik noktalarını gezmekle yetinmedik; Eskişehir’de sokak sokak dolaştık, tarihini, kültürünü ve günlük yaşamını gözlemledik. Odunpazarı evlerinin arasındaki taş sokaklarda yürürken geçmişle bugün arasında bir köprü kurduk. Hem Eskişehir’in modern yüzünü hem de eski mahallelerinin samimiyetini yaşadık.
![]() |


Oğlumuzun lise yıllarında yaz tatilinde Bodrum’da gezdiğimiz, ünlü ses sanatçısı Zeki Müren’in müzeye çevrilen evihâlâ gözümün önünde. Taş plaklarla dolu o ev, beni bir anda çocukluğuma götürmüştü. Çünkü Zeki Müren, her yeni yıl gecesi saat 12’yi gösterdiğinde televizyona çıkan sanatçıydı ve benim hayatımda çok büyük bir yere sahipti.
Annem, dumanı tüten Kars yöresine ait kazları pişirir; tereyağı kokan pilav, yazdan hazırlanan lahana turşusu, ev yoğurdundan yapılmış ayran sofraya gelirdi. Vişne reçelinden yapılan komposto, tandırda pişirilmiş tam buğday unundan lavaş ve gagala, annemin bin bir emekle hazırladığı yaş pasta… Babamın meşhur gavurdağı salatası da büyük servis tabaklarıyla sofrada yerini alırdı.
Arada taş plak koleksiyonu olan, şimdi naçizane benim de çalmaya çalıştığım plaklar o günlerde ruhumuza eşlik ederdi. Birbirine bağlı daha hayatla pekte yüzleşmemiş saf halleriyle beş kardeş, anne baba; toplamda sekiz kişi, bazen akrabalarla yirmi otuz kişiye ulaşırdık. Yemekler yenir, sonra televizyonun karşısına dizilirdik.
Saat 12 olduğunda çerezler, babamla benim en çok sevdiğimiz kavrulmuş fıstıklar, sıcak çaylar sofrada olurdu. Dışarıda lapa lapa kar yağardı ama hiç üşümezdik. Avluda köpeğimiz, kedilerimiz, kazdan kalan kemiklerle ziyafet çekerdi. Sobanın üstünde kavrulan mandalina kabuklarının kokusu eve yayılırken, Zeki Müren o güzel Türkçesiyle yeni yıl temennilerini dile getirirdi. İşte, müzede gördüğüm o kıyafetlerden biri, beni çocukluğumun evine götürdü.
Şimdi düşündükçe fark ediyorum: O zamanlar kimsenin elinde telefon yoktu. Televizyon bugünkü gibi değerleri yerlere vuracak kadar acımasız değildi. Herkes konuşur, sohbete dahil olur, gün içinde yaşadıklarını coşkuyla anlatırdı.
Soruyorum size… Kaç çocuk eve gelir gelmez aile sofrasına oturuyor? Veya yemek yerken ailesiyle sohbet ediyor?